Bir Halkı Hatırdan Silmek: Filistin’in Sistematik Yok Edilişinin Anatomisi
Bir Halkı Hatırdan Silmek: Filistin’in Sistematik Yok Edilişinin Anatomisi
Politika Özeti – HÂTIR
Gülcan IŞIK
Sistematik Bir Silinme Sürecinin Anatomisi
Filistin konusu, sıkça dar bir çerçeveye sıkıştırılan bir toprak anlaşmazlığı veya askeri çatışmadan çok daha fazlasıdır. Bu, bir halkın ulusal varlığını, hafızasını ve coğrafyasını tarihten silmeyi amaçlayan; bir asrı aşkın süredir devam eden çok boyutlu ve sistematik bir sürecin adıdır. Gazze’deki bir mülteci kampının duvarında asılı duran paslanmış bir anahtar, bu sürecin insani ve tarihsel derinliğini simgeler; o anahtar, 1948’de yok edilen bir köydeki yuvaya aittir ve nesillerdir devam eden mülksüzleştirme ile sürgünün sessiz tanığıdır.
Bu politika özeti, karar alıcılara ve uzmanlara kapsamlı bir perspektif sunmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, Filistin’in kaderini şekillendiren tarihsel kırılma anları, askeri gücün ötesine geçen modern savaş teknikleri ve uluslararası toplumun sessizliğini mümkün kılan jeo
politik mekanizmalar bütüncül bir çerçevede analiz edilmektedir.
Tarihsel Kırılma Anları: Mülksüzleştirme ve Parçalanmanın Temelleri
Günümüzdeki fiili durumu ve çözümsüzlüğü anlamak için Filistin halkının mülksüzleştirilme ve coğrafi olarak parçalanma sürecini başlatan temel tarihsel olayların incelenmesi zorunludur. Bu kırılma anları, mevcut işgal ve abluka rejiminin temellerini atmış ve Filistin ulusunun kaderini kendi iradesi dışında şekillendirmiştir.
Manda Dönemi ve Balfour Deklarasyonu (1917)
Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasının ardından başlayan İngiliz manda yönetimi, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ile Filistin'de bir "Yahudi yurdu" kurulmasını destekleyeceğini ilan etti. Bu politika, Filistinli Arapların siyasi kaderinin kendi iradeleri dışında çizildiği bir dönemi başlattı. Manda idaresi altında teşvik edilen Yahudi göçü ve sistematik toprak alımları, bölgedeki demografik ve siyasi dengeleri Filistinlilerin aleyhine kalıcı olarak değiştirdi. Filistinlilerin bağımsızlık talepleri ve artan huzursuzlukları bastırılırken, bölge daha büyük bir felakete doğru sürüklendi.
Nakba (Büyük Felaket, 1948)
1948 savaşı ve İsrail devletinin tek taraflı ilanı, Filistinliler için salt bir askeri yenilgi değil, ulusal varlıklarına indirilen ölümcül bir darbe oldu. Filistinlilerin el-Nakba (Büyük Felaket) olarak adlandırdığı bu süreç, bir etnik temizlik operasyonuna dönüştü. Nakba'nın yıkıcı bilançosu aşağıdaki gibi özetlenebilir:
- Toprak Kaybı: Tarihi Filistin topraklarının %78'i Siyonist askeri güçler tarafından ele geçirildi.
- Zorunlu Göç: En az 750.000 Filistinli zorla yerinden edilerek mülteci durumuna düşürüldü.
- Kültürel Yıkım: Yaklaşık 530 Filistin köyü haritadan silindi, binaları yıkıldı veya ateşe verildi.
- İnsani Bedel: Tahminen 15.000 Filistinli, Deir Yasin gibi köylerde yaşanan katliamlarda hayatını kaybetti.
Bu fiziki silinme süreci, İsrail'in eski başbakanlarından Golda Meir'in 1969'daki "Filistin diye bir halk yoktu" sözüyle resmi düzeyde de ifadesini bulan bir kimlik inkârıyla tamamlandı.
Naksa (Gerileme, 1967)
İkinci büyük kırılma, 1967'deki Altı Gün Savaşı ile yaşandı. İsrail, bu savaşta tarihi Filistin'in geri kalan %22'sini oluşturan Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze Şeridi'ni işgal etti. Bu olay, Filistinliler arasında Naksa (Gerileme) olarak anılır ve işgalin derinleştiği yeni bir dönemi başlatmıştır. Savaş sonucunda 300.000 Filistinli daha yerinden edildi; bunların bir kısmı 1948'de zaten mülteci olmuş kişilerdi. Bu işgal, Filistin ulusunun coğrafi temellerini daha da parçaladı ve İsrail'e Filistin topraklarının tamamı üzerinde askeri kontrol sağladı.
1967 sonrası dönem, Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) uluslararası alanda Filistin davasının temsilcisi olarak yükselişi ve İsrail'in işgal altındaki topraklarda uluslararası hukuka aykırı Yahudi yerleşimlerini hızlandırmasıyla karakterize edildi.
Oslo Süreci: Barış Umudundan Kurumsallaşmış İşgale Evrim
1990'larda imzalanan Oslo Anlaşmaları, uluslararası kamuoyuna iki devletli çözüme giden yolda bir barış umudu olarak sunulmuştur. Ancak bu bölüm, Oslo sürecinin sahadaki gerçeklikte işgali sona erdirmek yerine onu nasıl yeniden yapılandırdığını, kurumsallaştırdığını ve Filistin devletini fiilen imkânsızlaştırdığını analiz etmektedir.
Anlaşmaların Vaatleri
Oslo I (1993) ve Oslo II (1995) anlaşmaları, FKÖ ve İsrail arasında karşılıklı tanımayı esas alıyordu. Temel hedefler; işgal altındaki topraklarda Filistin Ulusal Otoritesi'nin kurulması, kademeli olarak İsrail askerlerinin çekilmesi ve beş yıllık bir geçiş sürecinin sonunda Kudüs, mülteciler ve sınırlar gibi nihai statü konularının çözülerek bağımsız bir Filistin devletine ulaşılmasıydı.
Sahadaki Gerçeklik: Başarısızlığın Nedenleri
Oslo süreci, vaat edilen barışı getiremedi. Edward Said gibi entelektüellerin daha en başından "Filistin için bir teslimiyet belgesi" olarak nitelendirdiği anlaşmalar, sahadaki güç dengesizliğini pekiştirdi. İsrail, işgale son vermediği gibi, anlaşmalara rağmen Filistin Yönetimi'nin kontrolündeki bölgelere dahi askeri baskınlar düzenlemeye devam etti. En önemlisi, barış sürecinin ruhuna tamamen aykırı olarak, yasa dışı Yahudi yerleşimlerinin inşasını rekor hızda genişletti. İsrailli barış aktivisti Dror Etkes'in verilerine göre, 1993-2000 Oslo döneminde inşa edilen yerleşim sayısı, 1967'den 1993'e kadar geçen 26 yıllık dönemde inşa edilenlerin toplamına eşdeğerdi. Bu durum, barış görüşmeleri devam ederken İsrail'in fiili ilhakı sürdürdüğünün kanıtıdır.
Sonuç: Parçalanmış Coğrafya ve Abluka
Oslo sonrası ortaya çıkan fiili durum, bir Filistin devletinin coğrafi bütünlüğünü yok etmiştir. Batı Şeria, idari olarak A, B ve C bölgelerine ayrılarak parçalanmış, İsrail C bölgesinde tam askeri ve sivil kontrolü elinde tutmuştur. Doğu Kudüs fiilen ilhak edilmiş ve İsrail'in resmi belgelerine yansıyan "%70 Yahudi - %30 Arap" nüfus dengesi hedefi doğrultusunda demografik mühendisliğe tabi tutulmuştur. Gazze Şeridi ise 2007'den itibaren Hamas'ın yönetimi ele almasıyla kara, hava ve denizden uygulanan sıkı bir abluka altına alınarak bir "açık hava hapishanesine" dönüştürülmüştür. Bu abluka, İsrailli yetkililerin itirafıyla, hayatı sürdürülebilir kılan eşiğin hemen üzerinde tutmayı hedefleyen hesaplanmış bir "kalibrasyon politikası" olarak uygulanmıştır. Birleşmiş Milletler'in daha 2012'de Gazze'nin 2020'ye kadar "yaşanamaz" hale geleceği uyarısı, temiz su kaynaklarının tükenmesi, kronik elektrik kesintileri ve çöken ekonomiyle acı bir şekilde gerçeğe dönüşmüştür.
Oslo'nun mirası, birçok uzmanın "fiili bir apartheid düzeni" olarak tanımladığı, Filistin devletini imkânsızlaştıran parçalanmış bir coğrafyadır. Bu düzenin sürdürülmesi, modern savaşın farklı katmanlarının devreye sokulmasını gerektirmiştir.
Hibrit Savaşın Katmanları: Askeri Gücün Ötesindeki Mücadele
Filistin'deki mücadele, sadece tanklar ve füzelerle yürütülen konvansiyonel bir savaş değildir. Aksine, askeri şiddetin hukuk, medya ve diplomasi gibi görünmeyen cephelerdeki araçlarla desteklendiği modern bir "hibrit savaş" niteliği taşımaktadır. Bu strateji, bir halkın direncini sadece askeri olarak değil, her alanda kırmayı hedefler.
Askeri Baskı ve Asimetrik Güç
Görünen savaş cephesinde İsrail, Ortadoğu'nun en güçlü ordusuyla Filistinliler üzerinde ezici bir asimetrik üstünlüğe sahiptir. Özellikle Gazze'ye yönelik periyodik askeri operasyonlar, sadece silahlı grupları hedeflemekle kalmaz, aynı zamanda sivil altyapıyı tahrip ederek ve yüksek sivil kayıplara yol açarak Filistin toplumunun genel direncini kırmayı amaçlar. Örneğin, 2014'teki çatışmalarda hayatını kaybeden 2.200'den fazla Gazzeliye karşılık İsrail tarafında 70 civarında kayıp yaşanması, bu asimetrinin trajik bir göstergesidir.
Lawfare (Hukuk Savaşı)
"Hukukun silah olarak kullanılması" anlamına gelen Lawfare, modern savaşın en etkili katmanlarından biridir. Bu stratejide hukuk hem bir kalkan hem de bir kılıç gibi kullanılır. İsrail, bu stratejiyi hem kendi iç hukukunu hem de uluslararası hukuku Filistinlilerin hak iddialarını boğmak için kullanmaktadır.
İsrail'in Lawfare Taktikleri | Amaç ve Sonuç |
Gaybubet Yasası (1950) | 1948'de yerinden edilen Filistinlilerin mülklerine el koymak ve geri dönüş haklarını hukuken ortadan kaldırmak. |
Osmanlı Toprak Kanunlarının Yorumlanması | "İşlenmeyen" arazileri "devlet arazisi" ilan ederek Batı Şeria'nın %42'sine el koymak. Bu, yasa dışı yerleşimlere zemin hazırlayan "sessiz bir fetih" yöntemidir. |
BDS Hareketine Karşı Yasalar | ABD ve Avrupa'da İsrail'i boykot eden sivil toplum ve aktivistleri "antisemitik" ilan ederek cezalandırmak ve Filistin'le küresel dayanışmayı caydırmak. |
Filistin tarafı ise bu hukuk savaşına, 2015'te Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) başvurarak ve günümüzde 157 ülke tarafından tanınan devlet statüsünü pekiştirmeye çalışarak karşılık vermektedir. Bu adımlar, hukuku bir meşruiyet ve hesap verebilirlik aracı olarak kullanma çabasını yansıtmaktadır.
Enformasyon ve Medya Savaşı
Küresel algıyı şekillendirmek, hibrit savaşın en kritik cephesidir. İsrail, geleneksel hasbara (propaganda) stratejileriyle çatışmayı "terörle mücadele" ve "meşru müdafaa hakkı" çerçevesine oturtarak uzun yıllar Batı medyasında anlatı üstünlüğünü elinde tutmuştur. Ancak dijital medyanın yükselişi, Filistinlilere kendi tanıklıklarını ve maruz kaldıkları hak ihlallerini aracısız bir şekilde dünyaya duyurma imkânı sağlamıştır. Buna karşılık İsrail, organize dijital propaganda kampanyaları, sosyal medya şirketlerine uygulanan sansür baskıları ve dezenformasyon taktikleriyle bu yeni alanda da karşı hamleler geliştirmiştir. Bu durum, hakikatin kendisinin bir muharebe alanına dönüştüğü modern bir enformasyon savaşı yaratmıştır.
Bu hibrit savaş taktiklerinin sahadaki yıkıcı başarısı ve Filistin'deki statükonun kanserleşerek devamı, büyük ölçüde uluslararası sistemin sağladığı cezasızlık zırhına ve bir sonraki bölümde analiz edilecek olan stratejik sessizliğe bağlıdır.
Uluslararası Toplum: Cezasızlığı Pekiştiren Sessizlik ve Çifte Standartlar
Filistin'deki sistematik sürecin kesintisiz devam edebilmesi, uluslararası toplumun "sessizliğinin" önemli bir rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu sessizlik tarafsızlık değil, jeopolitik çıkarlar, çifte standartlar ve BM uzmanlarının "pasif suç ortaklığı" olarak nitelediği örtük bir onay anlamına gelerek İsrail'e fiili bir "cezasızlık" zırhı sağlamaktadır.
ABD'nin Rolü: Veto Gücü ve Stratejik Müttefiklik
ABD, BM Güvenlik Konseyi'ndeki veto gücünü kullanarak İsrail'i kınayan, yerleşimleri durdurmasını talep eden veya işgalden sorumlu tutan onlarca karar tasarısını sistematik olarak engellemiştir. Bu tutumun ardında İsrail'in Ortadoğu'daki önemli bir stratejik müttefik olması ve ABD iç politikasındaki güçlü lobi faaliyetleri yatmaktadır. Bu diplomatik koruma kalkanı, İsrail'in uluslararası hukuku ihlal eden politikalarını bedel ödemeden sürdürmesine olanak tanımıştır.
Avrupa'nın İkircikli Tutumu
Avrupa Birliği, söylem düzeyinde iki devletli çözümü ve Filistin haklarını desteklerken, pratikte İsrail'e karşı etkili bir baskı mekanizması geliştirememiştir. Almanya gibi ülkelerin tarihsel suçluluk duygusu, birçok AB üyesinin İsrail ile olan yakın ekonomik ve savunma ilişkileri, caydırıcı adımların atılmasını engellemektedir. Özellikle Rusya-Ukrayna savaşına verilen sert ve hızlı tepkiyle karşılaştırıldığında, Filistin konusunda sergilenen pasif tutum, "çifte standart" eleştirilerini beraberinde getirmektedir.
Arap Dünyasının Değişen Öncelikleri
Tarihsel olarak Filistin davasının savunucusu olarak görünen Arap rejimleri, son yıllarda kendi çıkarlarını ön plana alarak davayı ikinci plana itmiştir. 2020'de başlayan Abraham Anlaşmaları ile BAE, Bahreyn, Fas gibi ülkelerin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi, bu değişimin en somut göstergesidir. Ortak İran karşıtlığı ve ABD ile ilişkileri güçlendirme isteğinin yanı sıra, bu rejimlerin "Filistin’e özgürlük talep eden bir halk hareketinin, kendi halklarına da ilham verebileceği" endişesi de bu tutumda rol oynamaktadır. Atılan bu adımlar, Filistinliler tarafından "Arap dünyasının ihaneti" olarak görülmüş ve bölgesel diplomatik tecridi kırmıştır.
Uluslararası sistemin bu eylemsizliği, Filistin trajedisini "normalleştirmiş" ve İsrail'in fiili ilhak ve yerleşim genişletme politikalarında daha pervasız davranmasına zemin hazırlamıştır.
Varoluş Mücadelesi ve Gelecek Perspektifleri
Önceki bölümlerde yapılan analizler, Filistin meselesinin yalnızca bir toprak anlaşmazlığı olmadığını, aksine uluslararası hukukun ve insan hakları rejiminin inandırıcılığının test edildiği bir turnusol kâğıdı niteliğinde olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sistematik silinme sürecine karşı Filistin halkının direnişi devam ederken, gelecek perspektifleri umut ve stratejik aklı birleştiren adımlara bağlıdır.
Filistin'in "silinmeye" karşı direniş stratejileri ve ileriye dönük politika mülahazaları üç ana başlık altında toplanabilir:
- Ulusal Birlik ve Meşru Temsil: Filistin davasının en büyük zayıflıklarından biri, Fetih-Hamas bölünmesiyle ortaya çıkan iç siyasi parçalanmışlıktır. Bu bölünme, ulusal mücadeleyi zayıflatmaktadır. İç uzlaşının sağlanması, tüm kesimleri kapsayan yenilenmiş bir ulusal stratejinin oluşturulması ve meşru temsil krizinin aşılması, varoluş mücadelesinin en kritik adımıdır.
- Küresel Dayanışma ve Barışçıl Direniş: Askeri güç dengesinin ezici bir şekilde İsrail lehine olduğu mevcut koşullarda, mücadelenin ağırlık merkezi sivil ve barışçıl direniş olmalıdır. Güney Afrika'daki apartheid rejiminin çöküşünde kilit rol oynayan küresel boykot hareketine benzer şekilde, BDS (Boykot, Tecrit, Yaptırım) hareketi önemli bir stratejik araçtır. İnsan hakları örgütlerini içeren küresel dayanışma ağları, İsrail üzerindeki ahlaki ve ekonomik baskıyı artırarak sessizlik duvarını yıkabilir.
- Hukuki Hesap Verebilirlik ve Sumud (Metanet): İsrail'in on yıllardır sahip olduğu "cezasızlık" zırhını kırmak, stratejik bir önceliktir. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve Uluslararası Adalet Divanı (UAD) gibi hukuki mekanizmalar, savaş suçları için hesap verebilirliği sağlamada kritik bir rol oynayabilir. Bununla birlikte, en temel direniş biçimi, Filistin halkının toprağında kalarak, kültürel kimliğini ve hafızasını yaşatarak sergilediği sumud (metanet) ilkesidir. Bu pasif direnişin en somut stratejik sonucu, tarihi Filistin topraklarında Filistinli ve Yahudi nüfusun hemen hemen eşitlenmiş olmasıdır; bu durum, demografik mühendisliğe karşı en etkili cevaptır.
Filistinli şair Mahmud Derviş'in dediği gibi, "Karanlığın en koyu anı, şafak sökmeden az öncedir." Filistin için umut, hem kendi halkının direncine hem de uluslararası vicdanın uyanışına bağlıdır. Bu mücadele, bir halkın var olma mücadelesidir ve tarih göstermiştir ki, bir halkın tarihi, onu anlatanlar ve hatırlayanlar oldukça silinmeyecektir.
Editoryal Not: Bu platform, insan hakları, hafıza, toplumsal barış ve küresel adalet konularında araştırma temelli içerik üretir. Tüm metinler, uluslararası insan hakları belgeleri, akademik literatür ve güvenilir kurum verilerine dayalıdır.
Kaynaklar ve Referanslar
– Birleşmiş Milletler Filistin Mültecileri Dairesi (UNRWA) raporları
– Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) veri setleri
– Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) insan hakları raporları
– Human Rights Watch gözlem raporları
– İsrail Yeni Tarihçiler (Ilan Pappé, Benny Morris, Avi Shlaim) çalışmaları
– Edward Said, The Question of Palestine
– B’tselem saha raporları

Yorumlar
Yorum Gönder